Entries Tagged as 'abide şahsiyetler'

Bediüzzaman Said Nursi Altın Sözler Dinle


Tevhid en ehemmiyetli ve en halavetli ve en yüksel bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibadet-i imaniyedir.
İnsan bir yolcudur. Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış.
İnsan ve vazifesi
Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız gayesiz olabilirsin.
İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri ancak marifetullah muhabbetullah ilim gibi umur-u edebiyedir.
Dünya hayatı
Hayatın lezzetini zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Gençlik
Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz o gençlik manen baki kalacak ve edebi bir gençlik kazanmasına vesile olacak.
Dünyada gençliğe muhabbet yani ibadette gençlik kuvvetini sarf etmenin neticesi: dar-ı saadette edebi bir gençliktir.
Yalnızca Allah’a dayanıp güvenmek
Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen aciz mahlukata zelil bir abd olursun.
Her kim kendisini Allah’a malederse bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise bütün eşyayı terk ve her şeyin Ondan olduğunu ve Ona rücu edeceğini bilmekle olur.
Allah’a hakiki abd olan başkalarına abd olamaz.

abdulkadir geylani hazretleri

belgesel izle,islami belgesel izle,abdulkadir geylani izle

Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1165 (hicri 562) yılında 91 yıllık bir ömürden sonra bu aleme veda etmiştir. Soy itibariyle, babası Seyyid Musa tarafından Imam-ı Hasan’e, annesi Fatma Hatun tarafından da Imam-ı Hüseyin’e dayanıyordu

musa topbaş belgeseli

musa topbaş hocaefendi,musa topbaş efendi belgeseli,Allah dostları,stv abide şahsiyetler,güzel insanlar,kutlu insanlar,öncü insanlar,dava insanları,sevgi insanları belgeseli,islami belgesel izle,musa topbaş izle

Fethullah Gülen Enes Bin Nadr Sohbeti Dinle

Fethullah Gülen Enes Bin Nadr hayatını anlatıyor,Fethullah Gülen Enes Bin Nadr bizden farkını anlatıyor,Fethullah Gülen Enes Bin Nadr anlattı.

safari belgeseli seyret | safari belgeseli seyret

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayâtû’s Sahâbe 12.06.2006 Enes şöyle anlatıyor: Amcam Enes b. Nadr, Bedir savaşında bulunamadığı için, “Ey Allah’ın Resûlü! Ben müşriklerle ilk yaptığın savaşta bulunmadım. Yemin ederim ki, eğer Allah beni başka bir müşrik savaşında bulundurursa ne yaptığımı görecektir”dedi. Uhud günü olduğunda Müslümanlar peygamberi bırakıp kaçtılar. Bunun üzerine amcam, “Ey Allah’ım! Şunların yaptığından ötürü senden özür diliyorum. Şu müşriklerin yaptıklarından da sana iltica ediyorum”dedi. Sonra savaş meydanına yürüdü. Sa’d b. Muaz ile karşılaştı ve Sa’d'a, “Ey Muaz’ın oğlu Sa’d! İşte cennet Nadr’ın rabbine yemin ederim ki, ben cennetin kokusunu Uhud dağının eteğinde hissediyorum”dedi. Sa’d Hz. Peygamber’e, “Ey Allah’ın Resûlü! Onun yaptığını ben yapamadım”dedi ve “Biz onu bulduğumuzda vücudunda seksen küsür yara vardı. Müşrikler gözlerini oymuş, burun ve kulaklarını kesmiş ve onun cesedini o kadar bozmuşlardı ki, kimse onu tanıyamâdı. Ancak kızkardeşi onu parmak uçlarından tanıdı. Biz, “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde durup sadakat gösteren nice erler vardır…”(Ahzab/23) ayetinin o ve benzerleri hakkında indiğini biliyor veya sanırdık. (1)Enes şöyle anlatıyor: Adını bana koydukları amcam Enes b. Nadr, Bedir’de bulunamadığı için üzülüyor ve ‘Hz. Peygamber’in ilk savaşında bulunamadım. Eğer Allah onunla beraber bir savaşta bulunmayı bana nasip ederse, benim ne yapacağımı görecektir”diyordu. Bundan fazla bir şey de söylemiyordu. Nihayet Uhud savaşında Hz. Peygamber’le beraber bulundu ve savaş esnasında Sa’d b.Muaz’a rastladı. Ona, “Ey Eba Amr! Nereye gidiyorsun? Cennet kokusu ne hayret vericidir! Onu Uhud’un yanında hissediyorum”dedi. Sonra şehid oluncaya kadar savaştı. Cesedinde kılıç, mızrak ve okların açtığı seksen küsür yara vardı. Kızkardeşi, “Ben kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıyabildim”diyordu. İşte, “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de bunu bekliyor. Onlar hiç bir şekilde ahidlerini bozmadılar”(Ahzab/23) ayeti onun ve arkadaşlarının hakkında inmiştir. (2)

Fethullah Gülen Mus’ab Bin Umeyr Dinle

Mus’ab Bin Umeyr ,Mus’ab Bin Umeyr sahabe,sahabe hayatları,Allah dostları,Mus’ab Bin Umeyr Allah dostu,Mus’ab Bin Umeyr abide insan

safari belgeseli seyret | safari belgeseli seyret

Mus’ab bin Umeyr, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş’in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.
Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.
Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı. Peygamber efendimiz bunun için “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.” buyurmuşlardı.
Dîninden dönmedi
Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus’ab bin Umeyr. Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke’de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.
İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.
Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.
Fakat Mus’ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:
- Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun peygamberidir.
İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Mekke’de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus’ab bin Umeyr, Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.
Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Onun bu gelişini Hz. Ali şöyle anlatmıştır:
Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:
- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.
İlk öğretmen
Birinci Akabe bî’atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:
“Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da’vet edecek, Kur’ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder” diye mektup yazdılar.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i, Medine’ye gönderdi ve ona:
“Medînelilere Kur’ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını” emretti.
Mus’ab bin Umeyr kısa zamanda Medîne’ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es’ad bin Zürâre’nin evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.
Mus’ab bin Umeyr, Medîne’de Es’ad bin Zürâre’nin evinde Kur’ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet’i anlatıyordu. Onun bu hizmetiyle Medîne’de çok kimse Müslüman oldu. Medîne’de bulunan kabîle reîslerinden Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet’in hızla yayılmasını engelliyordu.
Bir gün Mus’ab bin Umeyr, bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:
Sözümüzü dinle
Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!
Onun bu taşkın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr;
- Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.
Üseyd sâkineşip;
- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.
Mus’ab bin Umeyr ona İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîmin eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;
- Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.
Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:
- Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.
Mus’ab bin Umeyr’in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:
- Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.
Evs kabîlesinin reîsi Sa’d bin Muâz’ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.
Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Mus’ab bin Umeyr’in yanına koştu. Yanına varınca sert bir kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.
Mus’ab bir Umeyr, ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur’ân-ı kerîm okunurken Sa’d'ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir hâlin ve râhatlığın şevkiyle derhâl kavminin yanına gidip onlara şöyle dedi:
- Ey kavmim beni nasıl biliyorsunuz?
İlk cuma namazı
Sen bizim büyüğümüz ve üstünümüzsün.
- Öyle ise Allah’a ve Resûlüne îmân etmelisiniz… Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana harâm olsun.
Bunun üzerine kavmi hep birden İslâmiyeti kabûl etti. O gün kabîlesinden îmân etmedik kimse kalmadı. Mus’ab bin Umeyr’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.
Ensâr-ı kirâm , Resûlullahdan izin alarak Sa’d bin Heyseme’nin evinde ilk defâ Cum’a namazını edâ ettiler. Medîne-i münevverede ilk kılınan Cum’a namazı bu oldu.
Mus’ab bin Umeyr, Müslüman olan Medîneli müslümanlar ile ikinci Akabe bîatında bulundu. Bedr savaşında sancaktâr olup, büyük gayret ve kahramanlık gösterdi. Süveyd bin Harmale ile birlikte Abdüddâroğullarından Bedir savaşına katılan iki kişiden biri idi. Mus’ab, Uhud savaşına da katıldı. Yine sancağı o taşıyordu.
Bu savaşta Peygamberimizin yanından ayrılmayarak saldıranlara karşı koyuyordu. İki zırh giyinmişti. Bu hâliyle Peygamberimize benziyordu.
Peygamberimize benziyordu
Müşrik ordusundan İbn-i Kâmia adında biri Peygamberimize saldırırken, Mus’ab bin Umeyr onun karşısına çıktı. Bu müşrik, bir kılıç darbesiyle Mus’ab bin Umeyr’in sağ kolunu kesti. Mus’ab bunun üzerine sancağı derhâl sol eline aldı.
Mus’ab o esnâda; “Muhammed (aleyhisselâm) ancak resûldür. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir” meâlindeki Al-i İmrân sûresinin 144. âyet-i kerîmesini okuyordu. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı ve yine aynı âyet-i kerîmeyi okudu. Bu hâliyle kendini Peygamberimize siper yapan Mus’ab bin Umeyr’in üzerine hücum eden İbn-i Kâmia, vücûduna bir mızrak sapladı ve Mus’ab bin Umeyr yere yıkılıp şehîd oldu.
Mus’ab bin Umeyr zırh giydiği zaman, Peygaberimize benzediği için müşrikler onu şehîd edince Peygamberimizi ödürdüklerini zannetmişlerdi.
Hz. Mus’ab şehîd olunca; onun sûretinde bir melek, sancağı aldı. Mus’ab’ın şehîd düştüğünden Resûlullahın henüz haberi olmamıştı. “İleri ey Mus’ab ileri!” diye sesleniyordu. Bunun üzerine bayrağı elinde tutan melek, geri dönüp Resûlullah efendimize; “Ben Mus’ab değilim” diye cevap verince, Resûlullah sancağı elinde tutanın melek olduğunu anladı. Bundan sonra Peygamberimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi.
Resûlullah efendimiz, Mus’ab bin Umeyr’i şehîd olmuş görünce, başı ucuna dikilerek Ahzâb sûresinden:
“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bâzıları şehîd oluncaya kadar çarpışacağına dâir yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehîd olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü aslâ değiştirmediler” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve sonra şöyle buyurdu:
- Allah’ın Resûlü de şâhittir ki, siz kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda şehîd olarak haşrolunacaksınız.
Selâm vereceklerdir
Daha sonra yanındakilere dönüp;
- Bunları ziyâret ediniz. Kendilerine selâm veriniz. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kim bunlara bu dünyâda selâm verirse, kıyâmette bu aziz şehîdler kendilerine mukâbil selâm vereceklerdir, buyurdu.
Daha sonra Mus’ab bin Umeyr’e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Mekke’nin en zengin iki ailesinden birinin çocuğu olan Mus’ab bin Umeyr’in örtünecek kefeni yoktu. Vücûdu kaftanı ile ve ayak tarafı da otlarla örtülmek sûretiyle defnedildi.
Habbâb bin Eret der ki:
Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da şehid edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı. Resûlullah bize:
- Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını otlarla kapatınız! buyurdu.

Fetullah Gülen Hoca Efendi Ebu Akil Dinle


Ebû Akîl, tam bir destan adamdır. Bedir’de bulunmuş, ardından Rasûl-i Ekrem’in iştirak ettiği bütün gazalara katılmış, fakat hiçbirinde de aradığını yakalayamamıştı. Hep şehadeti arıyordu O. Aradığını Yemâme’de, yalancı peygambere karşı verilen kavgada elde edecekti. Bu itibarla da, Yemâme, onun son günüydü… Ancak bu son gün, sonsuza açılması bakımından sonsuz gün demeye lâyık bir gündü. Ebû Akîl, o gün kanıyla öyle bir destan yazmıştı ki, hiçbir şairin böyle bir destan yazması mümkün değildi… Şimdi isterseniz hâdiseyi İbn-i Ömer’den dinleyelim:
“Ebû Akîl getirildi. Kolundan ciddi yara almıştı. Durmadan kan kaybediyordu. Onu bir çadıra atıp yatırdık. Son anlarını yaşıyordu. Bakışları meçhul bir ufka dalıp gitmişti. Ben de başında bekliyordum. Birkaç dakika sonra ruhunu teslim edeceği muhakkak gibiydi… Tam o esnada İslâm saflarında bazı çözülmeler oldu. Dışardan Ma’n b. Adiy’in sesi geliyordu. Ma’n, gür sesiyle “Ey Ensar Topluluğu, Huneyn’de olduğu gibi bir kere daha kendinizi gösterin” diyordu. Ebû Akîl, bu sesi duyar duymaz birden yataktan fırladı. Kendisine mani olmaya çalıştım; yaralı olduğunu, bu vaziyette savaşmasının imkânsızlığını anlattım. Ama o, beni dinlemedi. “Ensar çağrılıyor, ben de Ensardanım” dedi. Çadırdan çıktığı gibi düşman saflarına daldı. Arkasından takip ettim. Bir aralık, koşmasına mani oluyor diye eğildi ve ayağıyla basarak yaralı kolunu koparıp attı. Ve tekrar düşman saflarına daldı…
Harp bitmişti. Ebû Akil’i aradım; aradım ve bir kenarda tanınmaz vaziyette buldum. O kadar darbe yemişti ki, kendisini tanımaya imkân yoktu. Bakışları tamamen bulanmıştı. Ama nazarında cennetin sonsuz ufukları cilveleniyordu. Yanına sokulup, “Nasılsın?” dedim. Konuşacak tek kelimelik dermanı vardı. Belli ki, onu en mühim mesele için saklıyordu.
“Kim galip, kim mağlup?” diye sordu. Evet, onun en mühim meselesi işte buydu. “Müjdeler olsun, Allah’ın düşmanı öldürüldü” dedim. Yüzünde bir tebessüm belirdi, artık rahat ölebilirim, der gibiydi… Parmağını havaya kaldırdı. Kıpırdanmaya gücü kalma­mış, diliyle Cenâb-ı Hakk’a hamd ediyordu…”
Geldim ve olup biteni babam Ömer (r.a)’a naklettim. Ayaklarının bağı çözülmüş gibi oturup ağladı… “Oğlum”, dedi, onun “hayat boyunca aradığı o idi. Bedir’de aradı, bulamadı; Uhud’da aradı, bulamadı, derken, Yemâme’de Mevlâ onu lütfetti.”[1]

Hanım Sahabeler Meymune Bint-i Haris (r.a) Seyret


safari belgeseli seyret | safari belgeseli seyret

Hz. Meymune binti haris (r.a) Mumine.com konu Hz. Meymune binti haris (r.a) Mumineler
Hz. Meymune, Hz. Abbas’ın hanımı Ümm-i Fadl’ın kızkardeşi idi. İlk önce cahiliyye devrinde Mesud bin Amr ile evlenmişti. Ondan ayrılınca, Ebû Rühüm bin Abdiluzza ile nikâhlandı. Bu da vefat edince dul kaldı.
Meymune dul kaldı
Resulullah efendimiz, Hicretin yedinci senesi Hayber’in fethinden sonra, Zilkade ayında, umre niyeti ile yola çıktı. Cuhfe’de bulunduğu sırada Hz. Abbas ile buluşunca, Hz. Abbas, “Ya Resulallah! Meymune binti Hâris dul kaldı. Onu kendine hanımlığa alsan olmaz mı” diye teklifte bulundu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz Ebu Rafi ile ensardan bir zatı Mekke’ye dünürlüğe gönderdi.
Hz. Meymune, Resulullahın kendisine dünür olduğu haberini deve üzerinde iken alınca, dedi ki:
- Deve de, üzerindeki de Resulullahındır.
Peygamber efendimizin teklifini severek kabul etti. Bu işin gereğinin yapılmasını da ablası Ümm-i Fadl’a, o da kocası Hz. Abbas’a bıraktı.
Böylece Hz. Abbas, Hz. Meymune’nin nikâhlanmasında vekil oldu. Resulullah efendimiz Mekke’de umreyi tamamladıktan sonra, Medine’ye dönerlerken Şerif mevkiine gelince, Hz. Abbas, dörtyüz dirhem mehir ile Hz. Meymune’yi Resulullaha nikâhladı. Burada düğün merasimi de yapıldı.
Hz. Meymune, Resulullahın nikâhı ile şereflenen, son hanımı oldu. Peygamberimiz bundan sonra bir daha evlenmedi.
Hz. Meymune çok hayır yapar, ibadette bulunurdu. Dinî emir ve yasaklara da son derece dikkat ederdi. Hz. Aişe onun hakkında buyurmuştur ki:
- Meymune bizim hepimizden fazla Allahü teâlâdan korkan ve sıla-i rahmi, yani yakın akrabaları gözeten bir hanım idi.
Hz. Meymune bazan borç alır ve hayır işlerine harcardı. Bir ara çok borçlanmıştı. Bunu nasıl ödeyeceğini sordukları zaman dedi ki:
- Resulullah efendimizden işittim. Buyurdu ki: “Herkes iyi niyetle borçlanırsa, Allahü teâlâ onun borcunu öder.”
Beni Mekke’den çıkarınız!
Hz. Meymune 671 senesinde Mekke’de hastalandığında dedi ki:
- Beni Mekke’den çıkarınız! Çünkü Resulullah efendimiz, benim Mekke’nin dışında vefat edeceğimi haber verdi.
Kendisini çıkardıkları zaman, Resulullaha nikâhı yapılmış olduğu yerde vefat etti. Cenaze namazını yeğeni Hz. Abdullah bin Abbas kıldırdı. Cenazesi kaldırılacağı zaman Hz. Abdullah şöyle dedi:
- Bu Resulullahın hanımıdır. Cenazeyi fazla sallamayın ve edeple yola devam edin.
Hz. Meymune, Resulullahın son nikâhı olduğu gibi, hanımlarının da en son vefat edeni idi.
Kendisinden 46 hadis-i şerif veya başka bir rivayete göre 76 hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan 7 tanesi Buhârî ve Müslimde, diğerleri de çeşitli hadis ve fıkıh kitaplarında vardır.
Hz. Meymune’nin ismi daha önce “Berre” iken, Resulullah efendimiz değiştirerek “Meymune” yaptı.

Sahabalerin Hayati Hanım Sahabeler Seyret


Rasûlullah (sav) Efendimizin ilk hanımı olan Hz Hatice annemizin İslâm’ı kabul eden ilk kişi olduğu kesindir(1) Kur’an’da, peygamber olan kocalarına inanmamış, îman etmemiş kadınların varlıklarının zikredilmesi(2) ve ekonomik yönden Hatice annemizin sevgili eşi olan Rasûlullah Efendimize bağımlı olmaması, onun, İslâm’ı sadece Peygamber hanımı olduğu için kabul etmiş olabileceği ihtimalini ortadan kaldırır Yani annelerin annesi Hz Hatice (ranhâ) validemiz, kendi istek, irade ve ferasetiyle İslâm’la şerefyâb olmuştur
Hz Hatice annemizin Rasûlullah Efendimizi bütün güzel ahlâkı ve mükemmel kişiliğiyle yakinen tanıması, asla yalan söylemeyeceğine inanması, semavi dinler hakkında bilgisine güvendiği amcasının oğlu Varaka b Nevfel’in(3) O’nun Peygamber olduğunu söylemesi(4) ve Mekkeli inanmayanların peygamberlik dışında ona isnat ettikleri sihirbazlık,(5) şairlik,(6) delilik,(7) gibi özellikleri taşımadığını bilmesi, O’nun İslâm’ı hemencecik kabul etmesinin en önemli sebepleri olarak kabul edilebilir
Vahyin ilk geldiği sıralarda Peygamber (sav) Efendimiz eşine: “Ey Hatice! Bana ne oluyor? Gerçekten Ben canımdan korktum” der ve başından geçenleri anlatır Hz Hatice annemiz de O’na: “Öyle deme, sevin! Allah’a yemin olsun, Sen akrabanı gözetir, doğru söyler, güçsüzlerin yükünü yüklenir, kazandırır, misafir ağırlar, doğruların yardımcısı olursun” diyerek kocasına güvenini, daha işin başında ortaya koyar(8)
Hz Hatice annemiz İslâm’a girdikten sonra, onun Peygamber Efendimizden olan kızları: Rukiyye, Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fatıma da Müslüman olur(9) Diğer taraftan, Hz Hatice annemizin önceki kocası Atik b Aiz Abdillah’tan olan kızı Hind de İslâm’a girer(10) Yine Hz Hatice annemizin yeğeni Ümeyme’nin ve kızının Müslüman oldukları rivayet edilmektedir(11)
İslâm’ın kadınlar arasında kolaylıkla yayılmasının sebepleri arasında, Hz Peygamber’imizle akrabalığın önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır Hz Peygamber (sav), Kur’ân’ı tebliğ etmekle görevlendirildiği zaman, bu işe akrabalarından başlaması yolundaki ilâhî emri(12) yerine getirirken Safiyye bin Abdil Muttalib ve kendi kızı Fatıma’ya tebliğde bulunması dikkat çekicidir(13)
Abdullah b Abdilmuttalib’i evliliğin baharında kaybeden kız kardeşleri, yeğenleri Muhammed (sav)’i onun yerine koyarak seviyorlardı denilebilir Safiyye bint Abdilmuttalib’in, hem Hz Peygamber Efendimizin halası, hem de Hz Hatice annemizin akrabası olmasının, O’nun İslâm’ı kabul etmesinde önemli etkisi olduğu söylenebilir
Hz Peygamber’in halalarından Abdulmuttalib’in kızları Erva, Atike ve Umeyme’nin İslâm’ın geldiği devrede yetiştikleri ve Müslüman oldukları rivayet edilmektedir
Peygamber Efendimizin İslâm gelmeden önce ölen halası el-Beyza (Ümmü’l-Hakim) bin Abdilmuttalib’in kızları Sa’da bin Küreyz ve Erva bin Küreyz’de İslâm’a girmişlerdir(14) Ümeyme bin Abdulmuttalib’in kızları Hamne bint Cahş ve Zeynep bint Cahş anneleri gibi Müslümanların yanında yer alırlar(15)
Kadınların İslâm’a girmelerinin sebeplerinden bir diğeri de onların psikolojik yapılarıdır, denilebilir(16) Mekke devrinde evinin yanında yaptığı mescidde Kur’an okuyan Hz Ebu Bekir’i dinlemeye gelen Mekkeliler, inanmayanlar arasında kadınların da bulunduğunu ve onların erkeklere göre Kur’an’dan daha çok etkilendikleri fark etmiş olmalarındandır ki Hz Ebu Bekir’in hakkında “kadınlarımızı ve çocuklarımızı fitneye düşüreceğinden korkuyoruz” dedikleri rivayet edilmektedir(17)
Hz Peygamber Efendimizin amcası Ebu Talib’in eşi Fatıma bint Esed’in, kocasının ölümünden sonra İslâm’a girdiği ve diğer amcası Abbas’ın hanımı Lubane bint el-Haris’in ise Hz Hatice annemizden sonra Müslüman olan ilk kadın olduğu(18) söylenmektedir

Bir Gönül İnsanı Portresi M. Fethullah Gülen Seyret


1999 yılında ulusal televizyon kanallarında yayınlanan video görüntüleri Türkiye’de, laik düzeni yıkarak, yerine şeriatçı ve gerici bir İslam Devleti kurmak için taraftarlarını dinî bir ayaklanmaya teşvik ettiği suçlamalarına neden oldu. [12][13] Bunun üzerine, 2000 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ni devirmek amacıyla yasadışı terör örgütü kurmaktan dava açılmış, 2008 yılında cürüm ve şiddete başvurarrak teşekkül oluşturduguna dair delil olmadığından beraat etmiş ve karar Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da oybirliği ile onanmıştır. [14]
1999 yılı Mart ayında sağlık sorunları nedeni ile Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Gülen, 2008 yılından bu yana ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yaşamaktadır.[15] Fethullah Gülen, Foreign Policy ve Prospect dergilerinin internet üzerinden gerçekleştirdiği ortak anket sonucunda, 2008 yılının Haziran ayında, Dünyanın ilk 100 entellektüeli listesinde bir numara seçilmiştir.[16]

Şehid Halid El İslammbuli Hayatı Seyret


Bir Yiğit…Bir Şehid…Halid El-İslambuli
“Onlar Rabblerine iman eden genç yiğitlerdi…” Kehf 13
”Eğer kurşunlar bugün göğsüme saplanmassa, yarın Kur’an’ a saplanacaktır.”
“Anneciğim üzülmeyin…
Allah bizi bu ameli yapmaya ve kendi yolunda şehidliğe eriştirdi…
Size düşen, Kur’an’a tutunmak ve O’nunla amel etmektir…”
Yaklaşık 25 yıl önce dünya Rablerine iman eden genç yiğitlerin, yeni bir kıyam hareketine şahitlik ediyordu. Halid İslambuli ve arkadaşları Mısır’ın çağdaş firavununu bir geçit töreninde yere sererek siyonistlere ve onlara uşaklık edenlere kıyamete dek unutulmayacak bir ders verdiler…
Halid İslambuli, 14 Kasım 1957 yılında Minye vilayetinin Melya kasabasında dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaokulu doğum yerinde okuyan Şehid, liseyi Asyut vilayetinde okuduktan sonra harp okuluna girerek, mezun oldu. Sonra topçu teğmen olarak orduda göreve başladı.
Mısır Firavunu Hain Sedat Cezalandırılıyor
O gün hava nisbeten kuru ve güneşli idi… Ekim ayı geçiyordu. Mısır’ın ileri gelenlerinin oturduğu Nasr şehrinin birkaç km. güneyindeki mahallelerde bir kaynama göze çarpıyordu. Askeri kamyonlar geçide hazırlanıyordu… Bu askeri geçit, Mısır’ın 1973 Ramazan ayında her yıl yapılan kutlamalarla ilgiliydi. Mısır Firavunu Sedat da özel makam yerinde oturuyordu…
Sedat, bir süre önce İslami güçlere karşı şiddetli bir şekilde ezmek için mücadele başlatmıştı. Sağında onun veliahdı ve yardımcısı Hüsnü Mübarek, solunda savunma bakanı Ebu Gazale oturmuştu. Amerika büyükelçisi Alfred Aturtoun ve Amerikalı generaller Enver Sedat’ın tam arkasındaki sırada dizilmişlerdi.
Üç gün süreyle emniyet kuvvetleri, bütün silahları ve zırhları bir tek kurşun olmadığına dair emin olmak için teftiş etmişlerdi. Tanklar, kamyonlar ve askeri geçite katılan tüm fertler, Amerika’dan alınmış dedektörler vasıtasıyla kontrolden geçirilmişti. Fakat yine de Halid ve arkadaşları, gerekli silahları tören meydanına sokmayı başardılar. Saat 10 .30’da tank sesleri ve askeri kamyonların geçişi ile askeri geçit töreni başladı. Geçit töreninde, askeri kamyonlardan biri arızalandı, bir süre durdu, fakat tekrar hareket etti ve geçit safları yeniden teşkil edildi. Saat 12.40 olmuştu.
Altı adet Mig uçağı çok alçaktan uçarak akrobatik gösteriler yapıyordu. Herkesin gözü havada uçakları seyrediyordu. Hemen o anda arkasından 130 mm’lik rus yapısı tanksavar topu bulunan bir askeri kamyon, özel makam yerinin karşısında durdu. Diğer şoför ler, bir saat önceki araba gibi bunda da teknik bir arıza olduğunu zannettiler. Halid ve arkadaşları için en iyi fırsat doğmuştu. Ansızın ard arda silah sesleri yükseldi. Kamyonun ardından üç kişi daha Enver Sedat’ın olduğu yeri kurşun yağmuruna tuttular.
Operasyonun emiri, ileri doğru atlayıp Sedat’ın tarafına doğru koşarak el bombası attı. Bomba Ebu Gazale’nin yanına düştü fakat patlamadı…
İkinci el bombası ise Nebi Hafız’a isabet etti.
Halid süratle kamyon tarafina döndü ve makinalı tüfeği alarak makam yerini taramaya başladı. Hemen arkasından dört mücahid, Sedat’a koşarak yaklaştılar. Topluluk bir şok halini yaşıyordu. Sedat bir an doğruldu. Bu durum daha iyi hedef olmasına yol açmıştı.
Mısır emniyet teşkilatındaki adamlar telaşla el ve ayakla sandalyeleri Sedat ve Yardımcısının üstüne atıyorlardı. Hareketin başkanı bir diğer arkadaşıyla beraber 1.5 metrelik özel duvara yaklaşarak korkuya kapılmış Amerikalılara ve uşaklarına tüfeği yöneltip mermileri boşaltmaya başladılar. Bu, Amerika’da eğitim görmüş Sedat’ın korumalarını şoke etmişti.
Emperyalizmin olağanüstü tedbirleri Üsteğmen Halid İslambuli ve davadaşlarına cevap bile verememişti.
Enver Sedat cehenneme gönderilmiş Halid ve arkadaşları tutuklanmıştı. Halid İslambuli ve arkadaşlarının mahkemesi, Mısır tarihinin yüzkarası olacak güldürücü bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir. Aslında bu tip mahkemeler Mısır hukukunun yabancı olduğu duruşmalar da değildir. Çünkü Seyyid Kutub’u şehid eden zalimler, Salih Seriyye’yi şehid eden zalimlerden farksızdır. Şükrü Mustafa’nın göstermelik mahkemede yargılanıp şehid edilmesinde olduğu gibi, Halid ve dört yiğit arkadaşı da aynı Firavunların direktifiyle ortaya konan senaryolardan birini yaşadılar ve güya yargılanarak idam cezasına çarptırıldılar.
Aslında bu şehid edilen kutlu insanlar mahkemelerden kendilerini hakkaniyet ölçülerinde yargılamalarını da bekliyor değildiler. Bu şehidlerin ortak olarak söylediği tek söz şudur: “Sizin kanunlarınızı ve hukukunuzu kabul etmiyoruz. Allah’ın hukukunu savunan kıyam erlerini zalimlerin despotik rejimleri yargılayamaz.”
Halid ve arkadaşlarının 11.11.1981 Cumartesi başlayan mahkemesi 117 gün devam edecek, bu zaman zarfinda sadece dört celse yapılarak hüküm ilan edilecektir. Ne Halid ve arkadaşlarına kendilerini savunma imkanı tanınacak, ne mahkemede Halid’in avukatlığını yapmak için hazır olan 35 avukata müvekkillerini savunma imkanı verilecek ne de mahkeme heyeti uygulaması ön görülen görevini yerine getirme imkanı bulabilecektir.
Şehid İslambuli ve arkadaşları mahkemedeki tavırlarıyla zalimlerin kalplerine daha da korku salarken Müslümanlara da bir müminin küfre karşı nasıl mücadele edilmesi, nasıl davranılması gerektiğini pratik olarak ortaya koymuşlardır. İlk celse halka açık olarak yapıldığında gözler beyaz entarili ve başında beyaz takkesi ile dolgun, uzun boylu, elinde Kur’an-ı Kerim olan gencin üzerine çevriliydi. Adı sorulduğunda Halid Ahmed Şevki el-İslambuli olduğunu söyledi. Kendisini savunacak avukatın mahkemede hazır olup olmadığı sorulduğunda da elindeki Kur’an’ı havaya kaldırarak gür sesi ile; “Allah kendine iman edenlerin savunucusudur.” ayetini okudu.
Bu mahkemelerde Halid’den başka dikkati çeken iki şahıs daha vardı. Bunlardan biri çok az konuşan 1979’da Mısır’daki Cihad hareketi’nin liderliğine getirilen ve cemaatin fakihi olan 27 yaşındaki ziraat mühendisi Abdusselam Ferac, diğeri de yine Cihad’ın önde gelenlerinden ve 81’de hareketin liderliğine getirilen yarbay rütbeli Abbud ez-Zümer’di. Abbud ez-Zümer celselere askeri elbiselerle devam ediyordu.
Halid mahkemede Sedat’ı niçin öldürdüğü sorulunca verdiği cevapta; Allah’ın hükümleri ile hükmetmeyip, İslam ümmetine karşı ihanetinin cezası için O’na karşı savaşın gerekliliğinden hareketle bu eylemi gerçekleştirdiğini ve bunun için de pişman değil aksine çok mutlu olduğunu asrın Firavununu ortadan kaldırmak kendisine nasip olduğu için Allah’a hamd ettiğini açıklayacaktı. Halid, sorgulaması ve mahkemedeki konuşmaları boyunca ‘Allah’ın hukukunu ayak altına alan ve Müslümanlara zulmedenlerin akıbetleri işte Sedat’ın akibeti gibidir’ diyecek ve Müslümanlar var olduğu müddetçe kimsenin İslam’a saldıramayacağını söyleyecekti.
30.11. 1981 günü yapılan ikinci celsenin başlaması ile mahkeme salonuna giren Halid’in annesinin, Halid’in bulunduğu yere yönelerek yüksek sesle; “Sabran ya Mi Yasir inne mevidekum el-cenne” (Sabredin ey Yasir ailesi size cennet vadedildi) diye bağırması Halid ve arkadaşlarının bulunduğu kafeslerden marşların, sloganların yükselmesine neden olurken basın mensupları bu ananın tutum ve tavırları karşısında hayrete düşüyordu.
6 Mart 1982’de mahkeme kararı açıklamak için toplanmıştı. Mahkeme salonunda sessizlik hakimdi. Dr. Ömer Abdurrahman, Yusuf suresini okuyordu. Mahkeme heyeti salona girdiğinde Ömer Abdurrahman, Yusuf Suresinden; “Ey benim hapishane arkadaşım bölük pörçük ilahlar mı yoksa Kahhar ve bir olan Allah mı daha hayırlıdır (ibadete layıktır).” ayetini okudu.
Karar okunurken mahkeme heyeti görülmemiş bir protesto ile karşılaştı. Kafeslerde bulunan Halid ve arkadaşları mahkeme heyetine sırtlarını dönmüş yüksek sesle marşlar ve sloganlar söylüyordu. Sonunda karar açıklandı: 5 idam ve cihad hareketi’nin ileri gelen liderlerinin hemen hemen hepsine ömür boyu hapis.
Sedat’ı öldürme eylemine fiili katılan Halid ve üç arkadaşıyla birlikte cemaatin fakihi ve emin “Farizatü’l-Gaibe” kitabının yazarı Abdusselam Ferac’ın idamına karar verilirken, cihad’ın liderlerinden Abbud ez-Zümer 42 yıla mahkum ediliyordu.
İdama Mahkum Edilenler:
1. Halid Ahmed Şevki el-İslambuli
2. Abdulhamid Abdusselam Abul Ali
3. Ata Tail Hamide
4. Hüseyin Abbas Muhammed
5. Muhammed Abdusselam Ferac Atiye.
İdam hükmünün açıklanmasından sonra salonda sloganlar atılmaya tekbirler getirilmeye başlandı. Kafeslerden şu sesler yükseliyordu:
“Kan içici kasaplara, insanların ruhunu parçalayan zebanilere haber verin… Zalimlerin sonunun geldiğini müjdeleyecek fecir yaklaşmakta.”
“Biz Allah’ın dini için varız O’ndan geldik O’na döndürüleceğiz. Ya Allah’ın dini mecidine tekrar kavuşacağız, yada bu uğurda bizim kanımız akacak.”
İdam hükmünün açıklanmasından sonra Abdulhamid, Ömer Abdurrahman’a; “Allah’ın şehadetle mükafatlandırdığı kimseye ne nasihatte bulunursun?” diye sorunca Ömer Abdurrahman ibadet zikri çoğaltmalarını hatırlattı ve Halid İslambuli’ye dönerek; “Sizden önceki İslami hareket elemanlarının başaramadığını sizler başardınız. Allah Şehadetinizi mübarek eylesin.” dedi.
Hükmün açıklanmasından sonra kafesteki gençlerden biri sol kolunu parmaklıklara sürterek kanattı. Akan kanlarla elbisesine “El-Cihadu hatta’l mevt” (ölene kadar cihad) sözlerini yazdı. Kafestekiler hep birlikte bu sözü haykırdılar ve salon terkedildi.
Cihad’ın Güney Said bölgesi liderlerinden ömür boyu hapse mahkum edilen Kerem Zuhdi arkadaşlarına hitaben şu konuşmayı yaptı:
“Bizler, Filistin haçlılar tarafindan düşürüldüğünde Yahudilerin sokaklara çıkarak ‘Muhammed öldü, erkek evlat bırakmadı!’ diye bağırmalarını hiç unutmadık! Fakat işte biz, Muhammed’in gençliği olarak ilan ediyoruz ki; Muhammed (sav) her beşer gibi öldü. Çünkü ölüm her beşerin üzerine haktır. Ama arkasından öyle erkekler bıraktı ki bunlardan birisi Ortadoğu’da Yahudilerin en büyük uşağı olan Sedat’ı cehenneme yolladı.”
Koluna girip kendisini arabaya doğru götürmekte olan askerlerin ağladığını gören Halid onlara; “Cihadımızı bizden sonraki nesillere aktarın” dedi. Ve mücahidler, üzerlerine düşeni yerine getirmiş olmanın huzur ve vakarıyla mahkeme salonundan ayrıldılar. Halid Ahmed Şevki İslambuli annesine yazdığı son mektupta kendisinin şehid olduğunu, bunun için üzülmemesi gerektiğini hatırlattı. Eylemleri nedeniyle ailesinin maruz kaldığı işkencelerden ve baskılardan dolayı kendisini haklarını helal etmelerini istedi.
Ve nihayet, 82’nin 16 Nisan’ında İslambuli ve dört arkadaşı Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in emriyle idam edildiler. İslambuli ve arkadaşlarını savunmak için müracaat eden çeşitli görüşlere mensup 35 avukat ortak bildirilerinde şunu söylediler: “Mısır’da istikbal işte burada yargılanan insanların bağlı bulunduğu hareketin olacaktır.”
Halid, şehadetinden önce, son söz olarak şunu söylüyordu:
“Dünya duysun artık, Müslümanlar geliyor!”

web siteleri