Entries Tagged as ''

Dursun Ali Erzincanlı klip

dursun ali erzincanlı bir çok güzel çalışmanın altında imzası bulunan güzel sesli bir kişi. Kendisi büyük bir kitle tarafından takip ediliyor. Gerçekten bizce de çok hoş bir sesi var. Söylediği şiirler insanları mest ediyor. Çoğu zaman ağlatıyor. İslami video sitelerinde Dursun ali erzincanlı kadar popüler olan az kişi vardır. İlahi siteleri,islami video siteleri,muhtelif dini yayın yapan siteler büyük ihtimalle dursun ali erzincanlı beyden bahsederler. İlahi dinlemek şiir dinlemek ruhu dinlendiriyor. Dursun ali erzincanlıdan ilahi şiir dinlemek ise daha fazla dinlendiriyor.


dursun ali erzincanlı @ Yahoo! Video

Refah ve Saadet

sorularlaislamiyet.com adresinden alıntıladığımız bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyoruz. islamifikir.com olarak size en iyiyi en faydalıyı en kaliteliyi sunmayı görev olarak biliyoruz.

Refah denilince aklımıza öncelikle “bolluk içinde, pürüzsüz, sıkıntısız, rahat bir hayat” gelir. Günümüzde bunu yakalayanların sayısı ülkeler itibariyle farklılık gösterse de yine çok düşük yüzdelerle ifade ediliyor.

Buna göre dünyada refah kavramından söz etmek oldukça zor.

Saadete gelince, o refahtan oldukça farklı bir kavram. Her türlü imkânın yerinde olması saadet için çoğu zaman yeterli olmayabiliyor. Her isteklerine anında ulaşabilen kişilerin mutlaka mesut olacaklarını söyleyemiyoruz. Servet yanında sıhhat de önemli bir faktör. Bir diş ağrısı bile her türlü konfora sahip olan kişinin dünyasını karartmaya yetebiliyor.

İnsan medenî bir varlık olduğundan tek başına yaşaması düşünülemez. Böyle olunca sevdiği kimselerin de tamamının sıhhatli ve problemsiz olmaları gerekiyor. Bunu yakalamak oldukça zor. Bir an için bunun gerçekleştiğini var saysak bile, insan yaşadığı toplumun ve bütün bir insanlık aleminin dertleriyle dertlenecek bir yaratılışa sahip. Depremlerden trafik kazalarına, siyasî çekişmelerden cinayetlere kadar nice olaylarla çepeçevre sarılmış durumda.

Bu tablo bize Allah Resulünün (asm.) şu hadis-i şerifini hatırlatıyor:

“Dünyada rahat yoktur.”

Dünyada refah ve rahat yoktur, ancak saadetin bu dünya hayatında da tadılması mümkündür. Bunun reçetesi Nur Külliyatında şöylece ifade ediliyor:

“İman tevhidi, tevhid, teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” (Sözler)

Bu cümlede saadetin temeli ve ilk adımı iman olarak sunuluyor. Yani kendisini Allah’ın eseri bilmek, çevresinde onun hizmetine koşan bütün varlıkları da yine Onun yarattığının şuurunda olmak. Kendini bu dünya hayatında Rabbinin misafiri, güneşi kâinat sarayının lambası, ağaçları birer tablacı görmek. Bu başlı başına bir saadettir.

Bu dünyada ana hatlarıyla “iman, salih amel, takva ve güzel ahlak” denilen dört maddeden imtihan edildiğini sürekli göz önünde bulunduran insan, iman etmenin, güzel ve faydalı işler görmenin, her türlü kötülükten ve günahtan uzak durmanın, güzel ahlak ile bezenmenin mutluluğunu yaşar.

Saadet; göz ve gönül tokluğundadır. Kanaatsiz, kıskanç ve hasetçi adam mesut olamaz.

Merhametli olmak, başkalarının derdini paylaşmak ayrı bir mutluluk kaynağıdır. Bunu kaçıran insanın saadeti tam ve mükemmel değildir. Hayvan gibi sadece kendini düşünen insan zengin olsa bile mesut olamaz.

Gurur ve kibirden çevresini göremeyen ve sadece kendi nefsine, servetine, makamına nazar eden kişi mesut olamaz. Saadetin yolu, alçakgönüllülükten ve çevre ile uyum içinde yaşamaktan geçer.

İmanın saadet anahtarı olduğunun bir diğer yönü:

İnsan iman nuruyla önündeki ölüm olayına apayrı bir açıdan bakar ve inanmanın zevkini tadar:

Ölümü, parçalanıp dağılmak ve sonunda hiç olmak şeklinde değerlendiren kişi, ona adım adım yaklaşırken hangi servet ve debdebenin içinde bulunursa bulunsun mesut olamaz.

“Ölüm ve îdam intizarında bulunan bir adam sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?” (Mesnevî-i Nuriye)

Ölünce yokluğa gideceğini sanan, ölümünü bu anlayışla bekleyen ve ömür sermayesinin tamamını sadece dünya için harcayan bir kişinin hali, sehpanın en güzelinde ve en pahalısında asılmak için çalışan adama benzetilmiştir. Böyle bir insanın mesut olması mümkün değildir.

İnanmak, aklı da bir saadet aleti yapar. İnanmayan ve isyan bataklığına saplanan bir kişiyi aklı durmadan ikaz eder. O üstün yaratılışına rağmen böyle adi ve çirkin şeylerle uğraşması vicdanını daima rahatsız eder.

“Fasık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.” (Sözler)

Akıl sermayesini, geçmişi değerlendirmek, onun ciddi bir muhasebesini yaparak geleceğe hazırlanmak için kullanan kişi saadet yolundadır. Ölümünü unutmak için aklını uyutan kişiye mesut denilemez. Bu uyku eğlenceyle, sefahat ile, uyuşturucuyla, içkiyle olabileceği gibi makam hırsıyla, servet aşkıyla, desinler sevdasıyla, alkış tutusuyla da olabilir. Ne var ki, bunların hepsi ölüm öncüsü hastalıkların vücudu sarmasıyla bir anda sönüp giderler. Bir ömür boyu tadılan zevklerin kat kat fazlası ölüm beklentisiyle geçen her bir günde ıstırap olarak geri dönerler. Bu kişiye mazide sürdüğü zevk ve sefalar bir teselli veremez, istikbali ise zaten karanlıktır. Bu adam artık saadetin çok ötelerinde kalmıştır.

İman tevhidi netice veriyor. Yani, Allah’a iman eden kişi bütün varlık alemini onun yarattığına, onun sevk ve idare ettiğine, “her şeyin dizgininin onun elinde her şeyin hazinesinin onun yanında”

Tevekkül başlı başına bir saadet kaynağıdır. Allah’a güvenmek, onu vekil edinmek, üstesinden gelemeyeceği bütün olayların Onun emrinde olduğunu bilerek Rabbine sığınmak büyük bir saadettir. Aksi halde insan, her şeyi kendine düşman görür, bunların büyük bir çoğunluğuna karşı da elinden hiçbir şey gelmediği için daima tereddütler, korkular, ıstıraplar içinde perişan bir hayat sürer. Veya bunların hiçbirini düşünmeme yolunu tutar. Düşünmemek ise insanî bir özellik değildir.

İman, insanın dünya görüşünde de büyük bir değişme ve gelişme sağlar.
Dünyayı, Allah’ın isimlerinin tecelli yeri, ahiretin tarlası, ebedî hayatın imtihan meydanı olarak gören insan, büyük bir saadet vesilesini yakalamış demektir.

Son olarak, konunun çok önemli bir yanına da değinmekte fayda görüyorum:

İnsanda üç tip hayat bir arada ve iç içe bulunuyor. Bitki hayatı, hayvan hayatı ve insan hayatı.

Toprağa atılan bir çekirdek gibi ana rahmine atılmamızda, rahim duvarına yapışarak bir çekirdek gibi açılmaya, büyümeye, yayılmaya başlamamızda ve nihayet dokuz aylık dönem sonunda yer yüzüne çıkacak hale gelmemizde olduğuna iman etmiş oluyor. Böyle bir kişi mahlukattan korkmaz Kendisini arzın halifesi bilir; hizmetçilerinden çekinmez. Çok iyi bilir ki şu muhteşem varlık alemini ona hizmet ettiren Allah dilemedikçe, hiçbir mahluk ona zarar veremez. Gece uykusunu rahatla alır; dünyanın bir başka gezegene çarpması gibi bir endişesi yoktur. Aynı şekilde havanın fırtınaya dönüşmesi, yerin zelzeleye maruz kalması, bulutların afet yağdırması, yıldırımın onu çarpması, yılanın zehirlemesi gibi nice olaylar karşısında bu tevhid inancı onu teslime götürür. Elinin erişebildiği konularda gerekli tedbirini alır, sonra Allah’a teslim olur ve ona tevekkül ederek hayatını saadetle geçirir. “bitkilere” benzer bir hayat sergiliyoruz.

Yeme, içme, çoğalma, yürüme, görme, işitme, uyuma ve uyanma yönümüzle de “hayvanlarla” müşterekliğimiz var. Elbette ki bu fonksiyonların icrasında onlarla kıyaslanmayacak kadar geniş ve engin bir sahada dolaşıyoruz.

Akıl ve onun fonksiyonu olan düşünme ile “insanlık” yönümüz devreye giriyor. Dünü düşünüyoruz, yarını düşünüyoruz, kendimizi ve hizmetimize verilen muhlukatı düşünüyoruz. İstikbal için planlar yapıyor, bunların icrası için birbirimizle yardımlaşıyoruz. Dedelerimizin bize aktardığı bilgiler üzerine yenilerini koyuyor, onlardan bir adım daha ileriye gitmeye çalışıyoruz. Hayvanlarda bu gibi şeyler söz konusu değil. İlk arı ne biliyorsa bugünkü arı da onu biliyor.

İnsanlık, gerçekten, çok değerli bir sermaye. Bunun doğru kullanılmasıyla büyük kârlar elde edildiği gibi yanlış istimaliyle de büyük yanlışlıklar, haksızlıklar, zulümler ortaya çıkıyor. Ve bu üstün yaratılışlı insan, o muazzam sermayeyi şahsî menfaatinde, insanlara haksızlık etmede, beşeri yanlış yollara sürüklemede kullanarak hayvandan çok daha aşağı bir dereceye düşebiliyor.

Bu noktada çok önemli bir yönümüz daha devreye giriyor. İnsan, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bu nimetleri onun rızası yolunda kullanmakla meleklerden daha üstün makamlara aday olabildiği gibi, küfür ve isyanla hayvanlardan çok daha aşağılara düşebiliyor. İşte bu yol ayırımındaki insana şu önemli ikaz yapılıyor:

“Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak. Kalb ve ruhun derece-i hayatına gir! Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” (Mesnevî-i Nuriye)

Nefis, hayvaniyet ve cismaniyet dairelerinden çıkmak istemez. Onun en ileri haz ve sürur kaynağı cismanî ve hayvanî lezzetlerdir. Halbuki gerçek saadete ancak bunları aşmakla, kalbin ve ruhun zevklerini ön plana almakla erişilebilir. Bu noktaya ulaşan insan, dünya lezzetlerinden de yeterince faydalanır.

Sadece bir şart ile: Helal dairesinde kalacaktır.

Para kazanma, makam sahibi olma, yeme, içme, evlenme gibi ne kadar lezzet çeşidi varsa hepsinin helal yoldan elde edilmesi mümkündür. Bu yol, nefsi meşru dairede zevklendirirken, kalp ve ruhun manevi lezzetlerini de engellemez. Aksi halde, tadılan her gayr-ı meşru zevk, kalbi yaralayacak, ruha ıstırap verecektir.

Rabbine iman ve itaat etmek, Onu daha fazla tanımaya çalışmak ve Ona muhabbet etmek, Onu anmakta mesafeler kat etmek, ilmin ve tefekkürün zevkine ermek, güzel ahlakın sefasını sürmek ve daha sayılamayacak kadar çok yollarla imanını inkişaf ve ruhunu kemale erdirmek kalbe tariflere sığmaz manevî zevkler verir. Bunları küfür ve isyanla, gaflet ve sefahatle kaybeden kişinin sadece nefsî zevklerle oyalanması saadet değil, aksine büyük bir hüsrandır.

Kalbi günah ve isyanlarla yaralanan ve aklı dünya ile tatmin olmadığından sürekli azap çeken bir insanın sadece nefsini güldürmesi ve eğlendirmesi onun saadeti için kâfi değildir.

Konuyu Nur külliyatından şu ibretli cümle ile noktalayalım:

“…Acaba zâil yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mes’ut denilebilir mi?” (Lem’alar)

“Kalp kırmak Kabe’yi yıkmak gibidir” sözü hadis midir? “Haddini bilmeyene haddini bildirmek” sözü ile bu hadisi karşılaştırırsak nasıl bir yol izlemeliyiz?

 Aşağıda ki yazı sorularlislamiyet.com sitesinden iktibas edilmiştir.

Sİzlere her zaman en iyiyi en faydalıyı ve en çok işinize yarayacak olanı sunmayı amaçlıyoruz. Bundan dolayı önemli gördüğümüz her şeyi sizlerle paylaşmak istiyoruz. Tenkidlerinizi bekleriz. Hatalarımızı göstermeniz sizin ve bizim yararımıza olacaktır.

 

Soru
Zaman zaman büyüklerimizden ‘Kalp kırmak Kabe’yi yıkmak gibidir’ hadisini duyuyoruz. Böyle bir hadis var mıdır? Varsa açıklaması nedir? Günlük hayatta bilerek veya bilmeyerek çokça başımıza gelen bir durum. Günümüz nesillerinin en büyük sorunu olan üsluptan kaynaklanan tartışma ve kavgalar vs… Bir de bunun yanında ‘hadsize haddini bildirmek 40 yetimi giydirme gibidir’ sözü ile bu hadisi karşılaştırırsak nasıl bir yol izlemeliyiz?

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;
Açıkça “Kalp kırmak Kabe’yi yıkmak gibidir” manasına gelen bir hadis rivayetine rastlayamadık. Ancak, bu ifadenin doğru olduğunu gösteren rivayetler vardır:

Bir hadis rivayetine göre, peygamberimiz(a.s.m) Kâbe’ye bakarken şeyle demiştir: “Kuşkusuz Allah seni çok şerefli, çok mükerrem/ hürmetli, çok azametli kılmıştır, fakat mümin senden daha hürmetli/daha saygı değerdir”(İbn Mace, Fiten,2; Mecmau’z-zevaid, 1/81).

Tirmizî’nin “Hasen” dediği diğer bir hadiste: “Allah katında dünyanın yok olması, mümin bir kimsenin öldürülmesinden daha iyidir.” (Tirmizî, Diyat, 7; Nesaî, Tahrim,2).

Bu ve benzeri hadisleri göz önünde bulunduran Mevlana, şu meşhur  sözünü söylemiştir: “Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin kâbe yıkmaktan daha kötüdür”

Bediüzzaman Said Nursi de bu konuda şunlar söyler:

“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbeden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın”(Mektubat/22. Mektub).

“Haddinin bilmeyene haddini bildirmek 40 yetimi giydirme gibidir” ifadesi sizin de işaret ettiğiniz gibi, bir anonim sözdür. Zaman zaman belki de kullanma yeri vardır. Ancak bunu devletin ve yetkili kurumların yapması gerekir. Bu nedenle bu sözü küllî bir kaide olarak benimsemek doğru değildir. Ayrıca, bir çok ayet ve hadislerde, “affetmenin daha iyi bir yol olduğu” belirtilmiştir.

Bu sebeple, İslam’ı ideal şekilde yaşamak ve onun güzelliğini –sözlü ve davranış biçimiyle-göstermek isteyen kimselerin aşağıdaki ayet-i kerime ile hadis-i şerifi tam rehber edinmeleri gerekir:

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir.  Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile, ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever”(Al-i İmran, 3/159).

“Güçlü/kahraman kimse, güreş minderinde hasmını yere seren değil, öfke anında nefsini yenen kimsedir”(Buharî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107-108).
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet Editör

Gençliğini Nerede Harcıyorsun, Sorulacaksın!

Soru: Zamanı Kullanma Husûsunda Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Cevap: Hayat, Cenâb-ı Hakk’ın her canlıya bir defâ kullanmak üzere bahşettiği ve muayyen bir zamanla hudutlandırdığı son derece kıymetli bir nîmettir. Zamanı, onun değerine en lâyık amellere sarf etmek şarttır. Çünkü hayatta her an yapılabilecek birden fazla iş vardır. Fakat bunların o an için en ehemmiyetli olanlarını öne almak ve diğerlerini de ehemmiyet derecelerine göre sıraya koymak, zamanı gereği gibi kullanabilmek için dikkat edilmesi gereken mühim bir düsturdur.

Meselâ bir annenin çocuğuna süt emzirmesi, merhamet ve şefkatinin îcâbı güzel bir davranıştır. Ancak evde yangın çıktığında çocuğuna süt vermeye devâm etmesi büyük bir hamâkat ve vebâldir. O esnâda bir kova su ile de olsa yangını söndürmeye gayret etmelidir. Zîrâ bu vazîfe, diğerine göre daha hayâtî bir ehemmiyet arz etmektedir. Şâyet bu hususta tembel davranırsa bir müddet sonra kendisi ve evlâdı da o yangının içinde helâk olacaktır.

Aynen bunun gibi, günümüzde de zamanın nezâketi sebebiyle, diğer işlerden daha çok, Allâh’ın dînine revaç verebilmek, zaman husûsundaki mes’ûliyeti­mizin îcaplarındandır.

Vakti en güzel şekilde değerlendiren ashâb-ı kirâm için hayâtın en zevkli ve mânâlı anları, insanlara tevhîd mesajını ilettikleri zamanlar idi. İdâm edilmek üzere olan bir sahâbî, kendisine üç dakîka zaman tanıyan bedbahta teşekkür etmiş ve:

“–Demek ki sana hakkı tebliğ edebilmek için üç dakîkalık vaktim var. Umulur ki hidâyet bulursun.” demiştir.

Günümüzde de bir kısım insanlar îmansızlık ve ahlâksızlık erozyonunda kaybolup giderken, selde sürüklenen kütükler misâli zamânın menfî modalarına kendini kaptırmışken, onlara tatlı bir lisan ile yaklaşarak İslâm’ın güzelliklerini, zarâfet ve nezâketini aksettirmek, her mü’min için büyük bir îman ve vicdan borcudur.

Son derece kıymetli bir sermâye olan zamanı, boş ve abes şeylerle isrâf etmek, âhiret hayâtını tehlikeye atmaktır. Bu yüzden, gaflet perdelerini aralayabilenler için zaman, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede kıymetli bir nîmettir. Cenâb-ı Hak Asr Sûresi’nde:

“Asra (zamana) yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3) buyurmaktadır.

Zamana yemin ile başlayan bu sûrede; îman, amel-i sâlih, hakkı ve sabrı tavsiye ile ihyâ edilmeyen zamanların israf edildiği ve bir hüsran vesîlesi olduğu bildirilmektedir. Zamanı hakkıyla değerlendirebilenlerden istisnâ kaydıyla bahsedilmesi de, insanların bu hususta ekseriyetle aldandıklarına işâret eden acı bir hakîkattir.

Cenâb-ı Hak, kullarının zamanı kullanma husûsunda hüsrandan kurtularak ilâhî ikramlara nâil olabilmeleri için şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş! Hep Rabbine yönel, (O’na yaklaş!)” (el-İnşirâh, 7-8)

Yâni ibâdet ve hayırlı işlerin biri bittiğinde hemen diğerine koşmak, herhangi bir zamanın ibâdetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek îcâb eder. Çünkü hayat, bize uhrevî saâdeti kazanmak için bir defâya mahsus olarak verilmiş bir nîmettir. Ölüm ise bir borç senedinin îfâ zamanını gösteren ödeme târihi gibidir.

Bir tüccar, borcunu ödemek için hazırlık yapmak üzere alacaklıya bir senet verir. Bundaki vâde, o zaman zarfında ödenecek miktarı hazırlamak içindir. Dünyâ hayatı da bize âhireti kazanmak ve ilâhî rızâya nâil olmak için verilen bir mühletten ibârettir. Nasıl bir tüccar, ödeyeceği senedin vâdesini ciddiye almaz, kendisine tanınmış olan müddet zarfında hazırlıkta bulunmaz ve neticede ödeme günü büyük bir sıkıntıya ve iflâsın eşiğine düşerse, insanoğlu da Allâh’ın kendisine verdiği ömür mühletini iyi kullanmadığı takdirde hüsrâna uğramaktan kurtulamaz.

Her insan, doğduğu andan itibâren, tahakkuk müddeti meçhul bir ölüm hükmü ile mahkûmdur. Bu hükmün gerçekleşme zamanı ise Azrâil -aleyhisselâm- ile karşılaşacağı andır. Üstelik senette ödeme târihi belli olduğu hâlde, insan ömrünün mutlak olan nihâyeti meçhul kılınmıştır. Bu da hesap vermeye her an hazır olmayı gerektiren, dehşetli bir gerçektir.

Zamanın kıymetini takdîr edip onu kalbî bir teyakkuz içinde değerlendirmenin mecbûriyetini bildiren hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

“Kıyâmet gününde dört şeyden sorgulanmadıkça, kulun ayakları yerinden kımıldamaz:

1. Ömründen; onu ne ile yok etti?

2. Gençliğinden; onu nerede çürüttü?

3. Malından; onu nereden kazandı ve nereye sarf etti?

4. İlminden; onunla ne yaptı?” (Tirmizî, Kıyâme, 1)

“İki nîmet vardır ki, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak, 1)

Cenâb-ı Hak, lutfettiği maddî-mânevî bütün nîmetlerden âhirette biz kulları­nı hesâba çekeceğini birçok âyet-i kerîme ile beyân buyurmuştur. İslâm âlimleri, ilâhî hesâba mevzû olan en mühim nîmetlerin neler olduğu husûsunda farklı îzah­larda bulunmuşlardır: İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, bunların, “emniyet, sıhhat ve boş vakit” olduğunu söylemiş, Muâviye bin Kurre -rahmetullâhi aleyh- de; “Kıyâ­met günü en şiddetli hesap, boş vaktin hesâbıdır.” buyurmuştur. (Bursevî, X, 504)

İmâm Gazâlî Hazretleri’nin vakit isrâfına karşı şu îkazı çok ibretlidir:

“Oğul! Farzet ki bugün öldün. Hayâtında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, keşke diyeceksin. Lâkin heyhât!”

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Dünyânın bir günü, âhiretin bin yılından hayırlıdır. Zîrâ kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyâya âittir. Âhirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.”

Hayat ırmağı çok hızlı bir şekilde akıp gitmektedir. İlâhî irâde ile tahdîd edilmiş olan fânî ömrümüzün günleri, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Her geçen gün, sınırlı hayatımızın bitme noktasına doğru ilerlediğimizi, dünyâdan bir gün daha uzaklaşıp kabre bir gün daha yaklaştığımızı unutmamalıyız. Ecel vakti bize meçhûl olduğundan, her an Azrâil -aleyhisselâm- ile karşılaşabileceğimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız ki son nefesimizde kendi dramımızı seyretmeyelim. Şâir Necib Fâzıl’ın veciz ifadeleriyle:

Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm!..

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner!..

Rabbimiz ömür nîmetinin ağır mes’ûliyeti husûsunda kalplerimize uyanıklık bahşeylesin. Zamanı gâfilce zâyî ederek ebediyet yolculuğuna azıksız ve hazırlıksız yakalanmak bedbahtlığından cümlemizi muhâfaza buyursun.

Âmîn!

http://www.osmannuritopbas.com/genc-dergisi/gencligini-nerede-harciyorsun-sorulacaksin.html

Mektubat,s.386

Cehennem luzumsuz degil,cok isler var ki,butun kuvvetiyle ”Yasasin Cehennem” der.Cennet dahi ucuz degildir;muhim bir fiat ister.

Mektubat,s.386

Grup Genç Kurtuluş ezgisi

grup genç yine ilginç eserlerinden biriyle,grup genç bir çok kaliteli ve insanı heyecana boğan parça yaptı. grup genç marşlarla özellikle sesini duyurdu.

grup genç slogan Allahu Ekber

Grup Genç uzun yıllardan beri marş/ezgileriyle Türkiye Müslümanlarını coşturmakta. Bu güzel ve anlamlı marş çok şey anlatıyor. Müslümanların sloganları davalarının özetidir. Başka ideolojilere girmeleri yanlıştır. Müslümanın tek ideolojisi onun inancıdır. Müslüman sosyalist,sağcı,solcu,muhafazakar değildir. Müslüman sadece Allahın emir ve yasaklarına uyan İslama göre yaşayandır. İslamiyetle sosyalizmin,komunizmin veya başka insani/dünyevi ideolojilerinin bazı noktalarda benzeşmesi o ideolojilerin İslama yakınlığından kaynaklanmaz.

Benzer yönler olabilir. Bu benzerlikler bizi insani7dünyevi ideolojilere yaklaştırmaz. Biz tevhid akidesini biliriz. Allah yolundan başka bir yol aramak Müslümanım diyen için risktir,hatadır.

Nihat Hatipoğlu , Hamburg sohbeti

Nihat hatipoğlu gurbette,Almanyanın Hamburg şehrinde Müslüman Türk/Kürt halkıyla buluşup konuştu.

Nihat Hatipoğlu kendine has çekici üslubuyla hoş bir sohbet yaptı.

Aslen diyarbakırlı olan,diyanette görevli olan Nihat Hatipoğlu bir çok kişi tarafından yakından takip edilen birisi.

Pençgah Mevlevi Ayini Ney Taksimi

Mevlevi ayinleri,hoş ayinler,gönül ferahlığı,İslamın gönüllere nakşedişi,Yüce dinimiz İslam,Tasavvuf

çantacı necmi abiden ilginç benzetmeler farklı yaklaşımlar

çantacı necmi abi mizai yaklaşımıyla çok hoş sohbetler yapıyor.

Dinleyenlerin hoşlandığı bu sohbetlerde mantık,mizah,risale döngüsü hakim.

Sitemizde çantacı Necmi abiye bol bol yer veriyoruz.

web siteleri